Kütüphane – Mehmet Nuri Yardım

Gönderen:

Kütüphane – Mehmet Nuri Yardım

mehmet-ali-diyarbakirlioglu-koskerSınıftaki masasında oturan Kerem Öğretmen, tane tane konuşuyordu. Tıpkı örnek aldığı ilkokul hocası gibi. “Çocuklar, okumak insana çok şey öğretir. Nasıl gıdalar bedenimizi ayakta tutuyorsa kültür de ruhumuzu besler, zihnimizi açar, hâfızamızı zenginleştirir. Benim bu sınıfta zaman zaman size bahsettiğim Tevfik Öğretmenim yüzlerce şiiri ezbere biliyordu, rahatlıkla onları teklemeden bize okuyordu. Şayet çok kitap okumasaydı, kendisini yetiştirmeseydi, böyle güçlü bir belleğe sahip olabilir miydi?”
Allah’ın takdiri. İlkokulu okuduğu mektepte görev almıştı işte. Çok sevdiği öğretmenlik mesleğini yapıyordu ve burada öğrencilere ders veriyordu. Sıralarında oturan öğrencilere baktıkça geçmişe dalıyor, 20 yıl öncesini anıyordu. İşte Cemal şu köşede oturuyordu, Ayşe en ön sıradaydı. Arkadaşı Remzi dersi kaynatmak için en arka sıraya yerleşmişti. Fakat Tevfik Öğretmen, sınıfa girince bütün plânlar bozuluyor, herkes dikkatli bir şekilde o sevimli, tombul ve eğitici öğretmene kulak veriyordu.
– Bilir misiniz çocuklar, ben de sizin gibi işte bu okulda okudum, hatta bu sınıfta bulundum. Okulumuz aynı, hiç değişmemiş, sadece boyaları daha canlı, okuma köşeleri, itfaiye köşesi ve gazete köşesi farklı. Biz de sizin gibi şu sıralarda oturduk, öğretmenlerimize kulak verdik, okuduk, çalıştık ve işte öğretmen olduk. Ama kendimize örnek aldığımız biri vardı: Tevfik Öğretmen. Onu unutamıyorum, vefatına kadar ziyaret ederdim kendisini. 80 yaşına geldiği halde evindeki o sedirde anlatmaya, öğretmeye devam etti. Bilgiden hiç soğumadı, edebiyatı, tarihi çok seviyordu. Hele İslâm tarihi… Onun sayesinde kendi tarihimizi öğrendik, ecdadımızı sevdik, yaşanmışlıklardan ibret çıkardık. Bilemezsiniz çocuklar, o ne kadar iyi bir öğretmendi!
Gözleri dolmuştu bir an için. Nedense Tevfik Öğretmeni hatırladıkça, adını andıkça bir hüzün kaplıyordu içini. Gözleri hemencecik nemleniyordu. Yaşlanıyor muydu ne? Hâlbuki henüz genç sayılabilecek 30’lu yaşlarını sürüyordu. Ama işte yaşanmış güzellikler, o çocukluk anıları, arkadaşlıklar, komşuluklar bir türlü gözünün önünden gitmiyordu.
Bir ses, hayallerini böldü. Sınıfın en sevimli öğrencisi Ömer’di bu:
– Ama siz de çok iyisiniz öğretmenim!
– Teşekkür ederim Ömer, ama Tevfik Öğretmen başkaydı. Ona lâyık olabilsem keşke! Bizi kütüphaneye alıştırdı, okuldan çıkar, kütüphaneye giderdik. Size bahsettiğim bütün yazarları o zaman tanıdım, masallarını, hikâyelerini, romanlarını okudum. Hatta o zaman heves ederek, ilk şiirlerimi yazdım. Allah ona rahmet etsin. İnşallah sizler de yetişecek ve idealist birer eğitimci, birer Tevfik Öğretmen olacaksınız!
İçinde kütüphanesi bulunan büyük sınıf, bayraklarla süslüydü. Camlar pırıl pırıl, tahta bilgilerle donatılmıştı. En güzel sözler her gün tahtaya yazılıyordu. Bugün tahtada yer alan söz ise kitapların toplu olarak bulunduğu kütüphaneler hakkındaydı ve şöyleydi: “Kütüphaneler, her zaman gittiğimiz, ruhumuzu doyurduğumuz, kafamızı aydınlattığımız ve kalbimizi ısıttığımız kutlu mekânlardır.” Kimin sözüydü bu, bir atasözü mü, bir vecize mi bilinmez. Ama her gün bir öğrenci sırayla güzel bir söz buluyor ve onu tahtaya yazıyordu.
Kerem Öğretmen, tahtadaki sözü bir daha okudu ve anlatmaya başladı. Kütüphanelerin toplum hayatındaki önemli yerinden bahsediyordu ki bir an siren sesleri duyulmaya başlandı. İtfaiye okulun hemen altındaydı. İlçede bir yangın çıktığında söndürme araçları hemen buradan çıkardı. İtfaiye vasıtaları yangın yerine çabucak gider ve korkunç alevleri söndürüp can ve mal kayıplarını önlemeye çalışırdı. Bu siren seslerini sevmezdi Kerem Öğretmen, ama mecburen sık sık duymak zorundaydı. Çünkü okul, itfaiyenin hemen bitişiğindeydi. Her siren sesinde bir acı hissederdi, her siren düdüğünde bir felâket duygusuna kapılırdı ister istemez. Ya bir ev yanıyordur şimdi, ya da bir işyeri kül oluyordur. Belki de yoksul bir insanın kulübesidir tutuşan. Belki de çoluk çocuk yanma tehlikesi geçiriyordur.
Pencereyi merak ve korkuyla açtı, koşuşturan itfaiye erlerine baktı, büyük bir telâş içindeydiler. Kuşkulandı, yanan resmî bir yer mi yoksa, kaymakamlık olabilir miydi acaba? Küçük yangınlarda tek araba çıkardı itfaiyeden, ama şimdi peşpeşe arabalar çıkıyordu irili ufaklı. Daha da arttı merakı Kerem Öğretmen’in. Az ileride arabaları yönlendiren itfaiye çavuşuna seslendi:
– Aziz Çavuş, geçmiş olsun, hayrola?
Aziz Çavuş biraz da yangınlara alışkın bir eda ile karşılık verdi:
– Sorma hocam, bir yangın daha çıktı başımıza. Ama bu sefer büyük anlaşılan, telsizde ‘kütüphane’ dediler. Teröristler yakmış herhalde! Oraya gidiyoruz.
Kütüphane mi? Çocukluk yıllarını yaşadığı, roman kahramanlarıyla at koşturduğu o güzelim kütüphane mi yanıyordu? Ömer Seyfeddinleri, Kemalettin Tuğcuları okuduğu o güzel, o kutlu bina mı tutuşmuştu? Aman Allah’ım! Ya kitaplara bir şey olduysa?
Son dersin son dakikaları da bitmişti zaten. Zilin çalmasıyla hızla sınıftan ve aynı süratle okuldan çıktı. Soluğu bir nefeste ilçenin merkezinde olan kütüphanede almıştı. Çarşı neredeyse bomboştu, anlaşılan herkes yangın yerine gitmişti. Yaklaştıkça kirli dumanları görüyor, endişesi daha da artıyor, korkusu büyüyordu.
İki katlı kütüphanenin önüne geldiğinde ilçedeki vatandaşların kenara toplandığını gördü. Herkes, ejderha misali alev kümeleriyle binayı saran, sonra da parça parça yutan bu korkunç afete hayretle, endişeyle, korkuyla bakıyordu. Evet ilçenin biricik kütüphanesi yanıyordu. İtfaiye erleri, araçlardaki suyu büyük hortumlarla binanın üstüne püskürtüyor, yangını söndürmeye çalışıyorlardı. Yangın ise inadına büyüyor, daha korkunç daha ürkütücü bir hâl alıyordu. Çatı tamamen yanmış ve çökmüştü. Üst kat simsiyah olmuş, kızıl alevler aşağıya doğru hızla iniyordu.
Aradan saatler geçti. Kerem Öğretmen büyük bir acıyla seyretti o çocukluk rüyasının yanışını. Hüzün, bedenini tamamen kapladı. O sarı renkli binanın siyaha bürünüşünü ıstırap içinde gördü. Kitap raflarının korkunç gürültülerle devrilişi sonra da ahşap kitaplıkların cayır cayır yanışı dayanılacak gibi değildi. Hele o kitaplar, o bükülen kapaklar. İlim, irfan ışığı olan o eserlerin yanarak kavruluşları onu can evinden vuruyor, büyük bir acıyla yakıyordu. Yangını ta yüreğinde, can evinde hissediyordu. Bütün vatandaşlar, yangını görmeye gelenler ‘ah vah’ ediyor, bu inanılmaz olayı gözlerini iri iri açarak seyrediyor, sanki gelecekte anlatılacak korkunç bir hadiseyi hâfızalarına nakşetmek istercesine bakıyor, bakıyorlardı. Üç saat geçti, üç yıl gibi. Kerem Öğretmen, geçmişte birkaç kitabın yakıldığını yaşamış ve o acıyı ömrünce unutmamıştı. Ama şimdi yanan birkaç kitap değil, yüzlerce, binlerce, hatta onbinlerceydi. Büyük bir hazine, cehennemi andırırcasına işte gözlerinin önünde yanıyor, eriyor, kül oluyordu. O çocuk dergileri, edebiyat mecmuaları, romanlar, hikâye kitapları, tarih kitapları, sözlükler… O ödevini yapmak için sayfa sayfa taradığı ansiklopediler…
Yorucu bir çabadan sonra nihayet yangın söndürülmüştü. İtfaiye erleri çok yorulmuş ve kenara çekilmişti. Tonlarca suyu kızıl alevlerin üstüne salmışlardı. Ve nihayet son alevler de acımasızca intikamını almak isteyen bir düşman gibi bitip yere serilince, o dehşetten bir küle dönüşünce ortaya simsiyah, kapkara, korkunç bir manzara çıktı. Kütüphane yanmıştı, kitaplar yanmıştı, hayaller yanmıştı, ümitler yanmıştı, gelecek yanmıştı.
Kerem Öğretmen’in gözleri dolmuş, yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Yanaştı. Koskoca bina, yıkılmış, yakılmış, devrilmiş bir heykel gibi işte gözünün önünde duruyordu. Kitaplar ve raflar alt alta, üst üste kapaklanmıştı. Kenarda duran bir kitaba ilişti gözü. Çok sevdiği yazar Refik Halit Karay’ın Gurbet Hikâyeleri kitabıydı bu. Yarısı yanmıştı, ama kapağından tanımıştı onu. Perişan kitabı yerden aldı, kapağını açtı, sayfaları çevirdi. O çok sevdiği hikâye karşısına çıkmıştı işte. “Eskici”. İlk sayfaları yanmış, kararmıştı. Hiç okunmuyordu, son satırlarıyla teselli bulurken koca öğretmenin gözlerinden engelleyemediği ince ince yaşlar yanaklarından aşağıya süzülerek akıyordu:
“Hasan yüreği burkularak sordu:
– Gidiyor musun?
– Gidiyorum ya, işimi tükettim.
O zaman gördü ki, küçük çocuk, memleketlisi minimini yavru ağlıyor… Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyla yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.
– Ağlama be! Ağlama be!
– Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
– Ağlama diyorum sana! Ağlama!..
Bunları derken onun da katı, nasırlanmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı ama yapamadı, kendisini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.”

Mehmet Nuri Yardım

Hakkında Yazar:

  Related Posts

Yorum Ekle